|
- Arkadaşlar, vakit ne çabuk geçiyor, değil mi? Sanki az önce dersi anlatmaya başlamışım gibi geliyor ama derse başlayalı bir saatten fazla olmuş.
Dersimizi burada keselim. Daha devam edersek Temel’in durumuna döneriz.
Doktor Mehmet bey henüz odadan ayrılmamıştı ki öğrencilerden biri mütebessim bir çehreyle söz istedi.
- Hocam, hep de böyle yapıyorsunuz. Daha ne olduğunu anlayamadan ders bitti deyiveriyorsunuz. Bari Temel’i işe karıştırıp da bizi merak ettirmeyeydiniz.
Öğrencilerinin ısrarı üzerine Doktor Mehmet bey öğrencilerinin yanına döndü ve konuşmaya devam etti.
- Arkadaşlar, mademki öyle arzu ettiniz, fıkramızı da anlatalım da ondan sonra dersimizi bitirelim.
Bizim Temel seyis imiş. Bir gün camiye geliyor hiç kimse yok. Hoca, buna diyor ki
- Senden başka kimse yok. Ne diyorsun vaaz etmesem daha uygun olmaz mı?
-Temel diyor ki:
- Ben seyisim bu işlerden anlamam. Ama benim 20 atım var. Hepsi kaçıp gitse, biri kalsa, o birine yine bakarım. Senin de tek kişilik cemaatin olsa ona vaaz etmelisin.
- Hoca, birkaç saat vaaz ediyor, Temel’in canı çıkıyor. Hoca Temel’e soruyor:
- Nasıl vaazımı beğendin mi?
- Dedim ya Ben seyisim, vaazdan anlamam. Nezaket icabı dinledim işte. Ancak ben bir atıma da bakarım dedim ama, yirmi atın suyunu yemini bir ata verip de onu çatlatmam.
- Biz de aynı duruma düşmemek için dersimizi burada bitirelim. Hem hastaların durumlarını kontrol etmem lazım. Ona da geç kalmayayım.
Öğrencilerinden ayrıldıktan sonra hastalarının başına giden Doktor Mehmet bey, oldukça yoğun geçen gününün ardından evine döndü. Her zamanki gibi mütebessim bir çehreyle kapının ziline bastı. Nedense hep böyle oluyordu, evinin kapısını görünce Mehmet bey bütün yorgunluğunu unutuyor, yüzünde tatlı bir tebessüm beliriyordu. Belki de sebebi az sonra neşe ile kendisini karşılayacak olan hanımı ve küçük kızı idi. Derken kapı aralandı, her zamanki gibi karşısında iki mütebessim çehre duruyordu. Daha “zahmet etme, ben götürürüm” demeye kalmadan küçük kızı çantasını elinden kaptığı gibi götürdü. Hanımı da güler yüzle “hoş geldin” diyerek Mehmet beyin diğer elinde tuttuğu paltosunu aldı.
Mehmet beyin keyifli saatleri yine başlıyordu. İçeri sağ adımını attı, derken bir an durakladı. Kendi kendine şöyle düşündü: “Ne kadar şanslı bir insanım, bu ne büyük nimet ki evime hevesle gidiyorum ve akşamım keyif ve neşe içinde geçiyor. Günün bütün yorgunluğu bir anda kayboluveriyor. Ya böyle olmasaydı ve akşamları da gündüzleri gibi yorucu, sıkıntılı geçseydi halim duman olurdu.” Bu düşünceler hatırına ilk defa gelmiyordu, her akşam evine girerken böyle düşünüyor ve sonrasında şükrederek ve ayrı bir neşe içinde evine giriyordu.
İçeri girdiğinde akşam yemeğinin hazırlanmış olduğunu fark etti. Hastanedeki telaşe de farkında olmadığı açlığını hatırlamış olmalı ki hemen ellerini yıkayıp oturdu yere, kuruldu sofranın başına. Tarhana çorbasını da pek severdi, hanımının bu yorucu günün akşamında sevdiği yemekleri yapması hoşuna gitti, memnun olduğunu söyledi ve teşekkür etti.
Yemekten sonra koltuğuna oturdu. Kafasını kaldırırdı ve karşıda duran kitap dolabına öylece baktı, durdu. Düşüncelere dalmıştı yine. Ne kadar şanslıydı! Çoğu insan koltuğuna oturup kafasını kaldırdığında göreceği ilk şey evin başköşesini istila etmiş, gürültüsü ile adeta insanın kafasını kazana çeviren, seyrettikçe kalbine darlık veren bir alet iken, onun kafasını kaldırdığında gördüğü şey bakması bile kendisine ferahlık veren kitaplarıydı. Âdeti üzere dolaptaki kitaplardan birini eline aldı, kaldığı yeri buldu. Okumaya başlayacaktı ki küçük kızı koşarak odadan içeri girdi ve babasının kucağına atlayıverdi. “Baba, bu akşam bana hangi hikâyeyi anlatacaksın?” diyerek babasının
kolunun altına girdi.
Mehmet bey eline aldığı kitabını koltuğun koluna koydu ve kızına Osmanlı zamanında meydana gelmiş bir olayı hikayeleştirerek anlattı.
Akşamın ilerleyen saatlerinde işlerini halletti ve sonrasında istirahata çekildi.
Aynı saatlerde Kaya bey de hastanedeki odasında uyuyordu. Henüz uykuya dalalı birkaç saat olmuştu ki birden elindeki şiddetli ağrı ile uyandı. Son zamanlarda sık sık böyle oluyordu. “Bu ağrı da neyin nesi acaba, nereden de çıktı” diye söylendi kendi kendine. [devamı var]
|