II.Mahmud Han'ın İlim Ve Sanat Aşkı PDF Yazdır E-posta
 

İkinci Mahmûd Hanın ilmi fazla olup, dinî, fennî, teknik, askerî, idarî ve sanat sahalarında kendisini çok iyi yetiştirmişti. Dindar, akıllı, zeki, çalışkan olup, gayret ve azim sahibiydi. Şairdi. Adlî mahlasıyla şiir yazardı. İlim, sanat adamlarına ve eserlerine çok alâka gösterirdi. Onlara kıymet verip, himaye ederdi. Ülkenin imarına, ilim, sanat, hayır ve sosyal müesseselerine önem veren İkinci Mahmûd Han, pek çok eser yaptırdı. Bâyezîd Yangın Kulesini; Unkapanı ile Azapkapı arasındaki şimdi Unkapanı Köprüsü denilen Mahmûdiye Köprüsünü; Beylerbeyi ve Çırağan saraylarını; Tophâne’de Nusratiye, Bahçekapı’da Hidâyet, Üsküdar’da Adliye, Arnavutköy sâhilinde Tevfikiye câmilerini yaptırdı. Hazret-i Hâlid’in türbesini mükemmel tamir ettirip, iyi bir hattat olduğundan sandukası pûşîdesi üzerindeki yazıyı kendi el yazıları ile yazdı. Yine güzel bir hüsnü hatla yazdığı Lefkoşe’de Selimiye Camiinde asılıdır. Tophâne’de Kâdirî Câmii ve tekkesini tâmir ettirdi. İkinci Mahmûd Han, 1820 senesinde Hücre-i saâdete hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmanlı Sultanlarının Resûlullah’a olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesîkasıdır:

Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Resûlallah! Murâdım der-i ulyâya hizmet, yâ Resûlallah! Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçizim, Kabûlünle kıl ihsân u inâyet, yâ Resûlallah! Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lam, Cenâbındandır ihsân u mürüvvet, yâ Resûlallah! Dahîlek, el-emân, sad el-emân, dergâhına düşdüm, Terahhüm kıl, bana eyle şefâ’at yâ Resûlallah! Dü-âlemde kıl istishâb bu Han Mahmûd-i Adlîyi, Senindir evvel ü âhırda devlet yâ Resûlallah! Mısır, Yanya ve Mora gibi vilâyetlerin isyânı ve yeniçerilerin kazan kaldırmaları, yok edilmeleri ve Rus ordularının saldırmaları sırasında Sultan Mahmûd Han, Mekke ve Medîne’yi ancak tamir edebilmiş, kendisinden sonra oğlu Abdülmecîd Han, bunları tezyîn için şaşılacak bir himmet ve gayret göstermiştir.
 
SEN KİM, BU EVİ YAPMAK KİM
 

Zaman zaman tebdil-i kıyafet yaparak halkın arasına karışan Sultan II. Mahmud’un yolu, bir gün bir köye düşer. Burada tatlı dilli bir ihtiyara rastlar. Bununla ahbaplığı epeyce ilerlettik ten sonra adama, İstanbul’a gelirse “Mahmud Ağa” diyerek kendisini aramasını ister. Gel zaman git zaman adam İstanbul’a gelir ve “Mahmud Ağa” isimli ahbabını ararken, saray adam ları tarafından fark edilerek alınır ve padişahın huzuruna götürülür. Birlikte yemek yerlerken, gözleri büyük bir şaşkınlıkla sarayı incelemektedir. Padişaha:

—Bu evi sen mi yaptın, yoksa babandan mı kaldı Mahmud Ağa! Diye sorar. Padişah:
—Babamdan kaldı... Der. Bunun üzerine adam:
—Boşuna sordum. Sen kim, bu evi yapmak kim! Der.
 
ÇAPANOĞLU GİBİ ARKAN VAR
 
Sultan II. Mahmud devrinde hâkimiyetlerine son verilen Anadolu’nun  meşhur derebeyi sülalelerinden biri de Yozgat’taki Çapanoğullarıydı. Bunlardan Çapanoğlu Süleyman Bey, diğer derebeylerin aksine merhametli ve zayıfları koruyan bir beydi.
 

Bir gün, zayıflıktan iskeleti çıkmış bir eşek, Çapanoğlu konağının önünde mecalsiz bir halde dolaşırken, açlıktan konak kapısının ipini kemirmeğe başlar. İp sallanınca ucundaki çıngırak da çalar. Kapıda biri var zannederek kapıyı açan uşaklar, eşeğin bu haline acır ve bunda bir iş var diyerek Çapanoğlu’na haber verirler. Hayvancağızı gören Süleyman Bey, eşeğin sahibini buldurur ve adama okkalı bir sopa attırdıktan sonra:-Bu hayvana günde beş okka arpa yedirip tımarını yapacaksın ve her hafta bana getirip göstereceksin, der.

 
Bu esaslı bakım sonunda hayvan çok semirir ve avazı çıktığı kadar anırır. Eşek anırdıkça sahibi de mahzun mahzun şöyle der:
 
—Anır eşeğim anır, Çapanoğlu gibi arkan var.
 
BİR DİRHEM BAL İÇİN
 
Sultan II. Mahmud’a, o zamana kadar hiç yemediği “Keçiboynuzu”nu çok medhettiler. Padişah da bu kadar övülen bu meyveyi merak etti ve:-Getirin bakalım nasıl bir şeydir! Dedi. Bu emir üzerine getirilen keçiboynuzlarından birini ağzına aldı, fakat biraz çiğnedikten sonra attı. Yanındakiler:
 
—Niçin attınız efendimiz, diye sorunca:
 
—Bir dirhem bal için beş çeki odun çiğneyemem! Cevabını verdi.

 

AĞIRLIĞINCA ALTIN EDERDİ
 
1780 senesinde İsanbul’a gelen bir Fransız mühendisi, yanında bir de logaritma cetveli getirmişti. Bir aralık Bâb-ı Âlî’ye gelerek zamanın hükûmetine verip:
 
—Memleketinizde bu cetvelden anlayan ve bununla uğraşan var mıdır? Diye sorar. Kendisine, Gelenbevî İsmail Efendi adında bir zatın matematikle meşgul olduğunu söylediler. Fransız mühendis, Gelenbevî’nin adresini alarak kendisini ziyaret eder. Bir kulübeden farkı olmayan İsmail Efendi’nin evinden içeri giren mühendis, karşısına çıkan bu üstü başı perişan adamın, aradığı kimse olduğunu güçlükle anlayınca, fazla konuşmağa bile tenezzül etmeden elindeki kitabı uzatır ve:
 
-Bir haftaya kadar bu kitap hakkındaki cevabınızı bekliyorum, deyip bu harap evden çıkmak ister. Gelenbevî İsmail Efendi onu bekletmeden, cevap yerine kendisinin telif etmiş olduğu logaritma cetvelini Fransız mühendise verir. Bu cetveli gören Fransız, hayretler içinde kalır ve:

 

-Bu adam Avrupa’da olsaydı ağırlığınca altın ederdi, diyerek hayranlığını izhar eder.
 
 
Sonraki >

Üye Girişi

RocketTheme Joomla Templates